sadece rabbe kul

6/12/2009 - İŞTE BAŞLICA BAHANELERİMİZDEN BİRAZII..


Daha gençsin, yaşlanınca kılarsın

Namazın bahanelerinden birisi de, henüz genç olmaktır. Gariptir ki, ibadete ve namaza daha bir şevkle sarılmamızı sağlaması gereken gençlik, bazen engelmiş gibi gösterilir. Hatta nefsimiz ve çevremiz, “Daha gençsin, yaşlanınca kılarsın” diyebilir.

Halbuki yaşlanıncaya kadar yaşayacağımıza dâir kimin garantisi var? Kim Azrail’le sözleşme yapmış ki? Ölüm genç ihtiyar dinliyor mu?

Diyelim bize özel olarak garanti verildi, 100 sene yaşayacağız. Namaza ne zaman başlayacağız? Ölçü nedir? 60 yaşında mı,
80 mi, 90 mı, yoksa ölmeden bir gün önce mi?

Peki ergenlik çağından itibâren yaptıklarımızın hesabı sorulmayacak mı bize? Allah, “Ey yaşlılar, namaz kılın” mı diyor, yoksa “Ey iman edenler, namaz kılın” mı diyor?

İslâmı yaşamak yaşlıların işi mi? Peygamberimiz (a.s.m.), her insanın Allah huzurunda gençliğini nerede geçirdiğinden hesaba çekileceğini buyuruyor. Bu gerçekleri bildiğimiz halde nasıl olur da ezan okunurken ilgisiz kalabiliriz?

Evet genç olmak, bizi namaza dört elle sarılmaya sevketmelidir. Çünkü gençlik, hayırlı işler yapmaya en güzel vasıtadır. Gençlikteki enerji, faaliyet, gayret, güç ve kudret, yaşlanınca bulunamaz. Bu enerji ve heyecanı, Allah yolunda değerlendirmek gerekir.


“Zamanım yok” iddiası

Kimi insanlar, “Niçin namaz kılmıyorsun?” dendiğinde, “Zamanım yok” gibi kargaları güldüren bir bahane uydururlar. Şu saçmalığa bakın: Her şeye zaman var, ama yaratılış gayemiz olan namaz kılmak için zaman yok. Kim inanır buna?

Bir gün taksiyle gidiyorduk. On yaşındaki kardeşim öne oturmuş, şoförle sohbete tutuşmuştu. Bir ara söz namazdan açıldı.

Şoför, “Biz kılmıyoruz” dedi.

Kardeşim çocukluğun verdiği safiyetle “Vakit mi bulamıyorsunuz?” diye sordu.
Meğer adam çok mert birisiymiş, “Ne vakit bulamaması oğlum” dedi. “Tembellik ve ihmalkârlık.”

Bunun üzerine ister istemez güldük. Şoför, saf gerçeği çekinmeden, eğip bükmeden söylemişti. Çünkü, namaz kılmayı istedikten sonra zaman bulamamak gibi bir problem olamaz.

Hem söyler misiniz, zaman dediğimiz şeyi yaratan, bizim emrimize veren Allah değil mi? Allah bizi yaratıp, her şeyi emrimize veriyor, namazı emrediyor ve biz kalkıp diyoruz ki, “Ya Rabbi, kılacağım, ama zamanım yok.” Ne kadar tuhaf değil mi?

Rabbimiz bize koskoca bir ömür bağışlamış. Günde 24 saatten birini namaza vermemizi istiyor. O kadar şefkatli ve merhametli ki, 24 saatimizi ibâdetle geçirsek, Onu hakkıyla takdir etmiş olamayacağımız belli olduğu halde, O bizden bir saat istiyor.

Acaba kudretli bir zat size 24 altın bağışlasa, sonra onun birini isteyip, “Eğer bunu verirsen bir müddet sonra sana bir çuval altın vereceğim. Vermezsen hapse attıracağım” dese, bu teklifi reddeder miyiz? Asla! Peki namaza nasıl sırt çevirebiliriz?


“Çalışmak da ibâdettir” gerçeğini yanlış anlamak

Kimi Müslümanlar, namaz kılmamalarına bahane olarak, “Çalışıyoruz ya, çalışmak da bir ibadettir. Çocuğumuzun çoluğumuzun rızkını kazanıyoruz” diyorlar.

Şu bahanedeki mantıksızlık apaçık ortada değil mi?

Her şeyden önce “ibadet” kelimesi, dinî bir kavram. Bir söz veya fiile “ibadet” diyebilmemiz için onun Allah ve Resulü (a.s.m.) tarafından emredilmesi gerekir.

Kur’an’ın neresinde, “Namaza gerek yok, çalışmanız da ibadettir” diyor? Hangi hadis kitabında, “Çalışırken namaz kılmayın, o da bir ibadettir” diyor?

Namazı emreden Rabbimiz, bizim çalışacağımızı bilmiyor muydu? Evet, çalışmak ibadettir. Sadece çalışmak değil, yaptığımız her mübah iş, ibadet olabilir. Ama bir şartla: Önce namazı kılacaksınız. Sonra güzel bir niyet taşıyacaksınız.

Yani, “Asıl mal sahibi Rabbimdir. Rızkımızı O veriyor. Ancak bu rızkı kazanmak için bizim çalışmamızı emrediyor. Biz de Onun emri ve rızası dairesinde, helâl bir surette rızkımızı kazanmaya çalışıyoruz” diyecek, bu niyetle çalışacaksın. İşte bu niyet ve namazla her yaptığınız davranış ibadet olabilir.

Ama namaz kılmadan, mübah işlerimiz ibadet olmaz.

Hem ibadet olsa bile, bir ibadet bir başka ibadete bahane olamaz. Söz gelişi, “Namaz kılamam, oruç tutuyorum veya zekat veriyorum” demek, yanlıştır, çelişkidir.

Çünkü, namazı da, orucu da emreden aynı zattır. Hiçbir ibadet bir başka ibadete engel değildir.

Her birinin yeri ve zamanı ayrıdır.


Hiç bitmiyor, usanıyoruz

Belki nefsimiz şöyle diyebilir: "Bu namaz hiç bitmiyor. Sürekli kıldığımız için usanıyoruz."

Bu sözler nefsimizin bir oyunudur. Çünkü, her gün yemek yiyoruz, su içiyoruz, havayı teneffüs ediyoruz. Hiç bıkıyor muyuz? "Artık yemek yemekten bıktım" diyen bir adam gördünüz mü? Mümkün değil. Çünkü, bunlardan lezzet alıyoruz.

Namazdan da lezzet almıyor muyuz? Her şeyin yaratıcısının huzuruna çıkmak, Ona derdini arzetmek, Ondan yardım dilemek, Onun ihsan ettiği kalp rahatlığına, ruh sükûnetine kavuşmak en büyük lezzet değil midir?

Siz hiç namaz kılıp da, şikâyetçi olan kimse gördünüz mü? "Aman ne kadar yoruldum, içim sıkıldı, namaz kıldım, kötü yollara düştüm" diyen bir tek insan gösterebilir miyiz? Tam aksine, kim namaz kılarsa rahat ve huzur içindedir. Çünkü namaz, akıl, kalp ve ruhumuzun gıdasıdır.

Bunun için namaz kılmaktan hiçbir zaman bıkılmaz. Akıl, kalp, ruh namazdan memnundur. Sadece şeytandan ders alan nefsimiz itiraz edebilir. Ona karşı mücadele etmek, nefsimizi eğitmek, hatta zorlayıp Allah'ın huzuruna getirmek gerekir
...

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : RABBE,KUL

27/11/2009 - PENCERE KENARI

Bu yaziyi okumaniz sadece 30  saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve iliskilere bakis aciniz degisecek.!!!
İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasindaydilar.
Adamlardan birinin her ogleden sonra 1 saatligine oturmasina izin veriliyordu,
cigerlerindeki suyun suzulmesi icin.
Bu hastanin yatagi odadaki tek pencerenin tam yanindaydi.Diger hasta ise hep sirtustu yatmak zorundaydi.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konusur, eslerini, ailelerini, evlerini,islerini, askerlik anilarini, tatilde gittikleri yerleri anlatirlardi birbirlerine.
Pencerenin yanindaki hasta, her ogleden sonra oturmasina izin verdikleri saati diger hastaya pencereden gorebildiklerini anlatarak geciriyordu.
diger hasta hep bir sonraki gunu iple cekmeye basladi, disaridaki renkli ve hareketli dunyayi dinlemek icin.
Pencere, icinde cok guzel bir göl olan parka bakiyordu.Ördekler ve kugular gölde yuzerken çocuklar model bot'larini suda yuzduruyorlardi.
Genc asiklar, gokkusaginin tum renklerindeki ciceklerin arasinda kol kola dolasiyorlardi.Ulu agaclar etra fi susluyor, uzaktan sehrin silueti gorunebiliyordu.
Pencere kenarindaki adam bunlari muhtesem bir detayla anlatirken, odanin diger ucunda yatan adam gozlerini kapar ve bu muhtesem manzarayi hayalinde canlandirirdi.
Sicak bir ogleden sonra, pencerenin yanindaki adam gecmekte olan bir senlik alayini tarif etti.Diger adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandirabiliyordu, pencere kenarindaki adamin tasviriyle.
Gunler ve haftalar gecti.
Bir sabah banyo yaptirmak icin su getiren gunduzcu hemsire pencere kenarinda yatan hastanin cansiz bedeniniyle karsilasti:
uykusunda, huzur icinde ölmüştü.
Huzunlendi, hastane gorevlilerini cesedi disari tasimalari icin cagirdi.
Uygun zaman gectigine kanaat getirir getirmez,diger hasta pencerenin kenarindaki yataga tasinmasinin mumkun olup olamayacagini sordu.Hemsire Memnuniyetle istegini yerine getirdi, hastanin rahat oldugundan emin Olduktan sonra onu yalniz birakti.
Yavasca, duydugu aciya aldirmadan, bir dirsegine yaslanarak disaridaki dunyaya bakmak uzere yatagindan dogruldu adam.
Sonunda, disariyi kendi gozleriyle gorme zevkini yasayabilecekti.
Pencer eden disari bakabilmek icin yavasca donmeye zorladi kendisini.
Pencere, bos bir duvara bakiyordu.
Adam hemsireye, vefat eden oda arkadasinin pencerenin disinda gorunen Harika seylerden bahsetmesine sebep olan seyin ne olabilecegini sordu.
Hemsirenin cevabi, olen adamin kor oldugu ve pencerenin onundeki duvari gormedigiydi. 'Sanirim seni cesaretlendirmek istedi' dedi.
Epilog: Diger insanlari mutlu etmek çok buyuk mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylasilan dertler yarisi kadar uzuntu verir, paylasilan mutluluklar ise İki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsaniz,
sahip oldugunuz ve paranin satin alamayacagi her seyi paylasin.
Bu gun bize bir hediyedir.
Bu yazinin kaynagi bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getirecektir...
U M A R I MMM...
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

15/11/2009 - ÖNYARGI


Vaktin  birinde,  bir köyde çocuğu doğmadan kocası ölmüş ve tek başına yaşayan hamile bir kadın, ormanda  yaralı olarak bulduğu ve tedavi ettiği bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Onunla çok iyi arkadaş olmuş,yalnızlığını unutmuştur.
  Gelincik vefalıdır. Kadının yanından bir an bile ayrılmaz. 
  Gelincik her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da zamanla oldukça uysallaşır.
 Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. 
         Günler böyle geçip giderken ,kadın bir gün bir kaç dakikalığınada  evden ayrılmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yanlız kalmışlardır.
         Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ,ağzı yüzü kanlar içinde kapının önünde bulur. 
         Anne çıldırmışcasına Gelinciğe saldırır ve oracıkta hayvanı öldürür.
 
Tam o sırada içerden  bebek sesi duyulur.
       Anne hızla odaya yönelir.
Odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.

Einstein´in söylediği rivayet edilen bir söz var:
"Insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor"
Her şeye ön yargılı ve taraflı olarak yaklaşanlara atfolunur.....

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : (kulluk,rabbe olur ancak)

5/11/2009 - BAKMAK-GÖRMEK..

Gösterdim !

Gördü anlamına gelmez...

Söyledim !

Duydu anlamına gelmez...

Duydu !

Doğru anladı anlamına gelmez...

Anladı !

Hak verdi anlamına gelmez...

Hak verdi !

İnandı anlamına gelmez...

İnandı !

Uyguladı anlamına gelmez...

Uyguladı !

Sürdürecek anlamına gelmez...

 

Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;
- Buranın yabancısıyım, demiş.

Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..

Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra;
Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş.

Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..

Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.


- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk.

Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?.


-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara..
Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan
sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu..

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?.

Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına
!
doğru yönelirken;
- Artık emin değilim,demiş. Emin olduğum tek şey,benden iyi gördüğündür..

ALINTIDIR

Gören Gözlerimizin Mutluluğunu Sonuna Kadar Sürdürmeniz Şükretmeniz Dileğiyle

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : SEVGİ BAĞLAYICIDIR. ÇOK ZAMAN,.

27/10/2009 - YILLAR SONRA BİR GÜNÜNÜZ BÖYLE OLSUN İSTERMİYDİNİZ

Huzur evinin kapısından hızlı adımlarla giren ve halinden 60-70 yaşlarında olduğu anlaşılan kadın, girişteki danışmadan bir şeyler sorar.
Danışma memuruyla aralarında geçen ve kısa süren konuşmadan sonra aradığı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yönelir.
Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda. Ve hışımla dalar 24 numaralı odaya...
Bir yatak, çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunduğu, yerlerin mozaik olduğu, penceresi batıya bakan, pek köhne sayılamayacak bu Huzur evi odasında yaşı 70’ e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır.
Kaybetmişlikle bulmuşluğun, ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşen hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır.
Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmiş olan kadın, üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir. Yıllardır denize hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi seyreder bir müddet onu. Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.

          Merhaba,
Nihayet buldum seni.
Nasılsın,
Beklemiyordun değil mi beni?..

                       - Merhaba,
                         Ben kaybolmadım ki bulunayım.
                         Herkes biliyor ki,
                          Son sekiz senedir buradayım

Yanlış anladın,
Kavuştum sana dedim.
Belki inanmayacaksın ama,
Seni çok özledim.

                      Çıkaramadım, af buyurun,
                      Tanıtır mısınız kendinizi?                
                      Ne zamandır tanıyorsunuz,
                      Bendenizi?

 Yapma ALLAH aşkına
Yapma be şâir
Ne şiirler yazmıştın hani,
Beni sevdiğine dâir. 

                     Hem sevdim hem şiir yazdım ha
                     Şimdi iyice şaşırttınız.
                      Aklımı yitirmedim daha
                       Bence siz ortaya bir yalan attınız. 

 Yalan değil söylediğim
Niçin öyle düşünüyorsun?
Bu değildi beklediğim,
Beni kırmak mı istiyorsun? 

                      Niyetim sizi üzmek değildi,
                      Samimi söylüyorum.
                      Sadece gerçekleri,
                      Anlamak ve anlatmak istiyorum.

Haydi, gezdireyim bahçede seni,
Hava alırsın, mevsim nasıl olsa yaz.
Hem belki konuştukça,
Hatırlarsın geçmişi biraz. 

                      Hatırlamam neyi değiştirir,
                      Konuşsak da hoş konuşmasak da hoş.
                      Gerçek olan tek şey şu değil mi;
                      Sevgisiz geçen hayat boş.

Alır alır gelirdim seni buraya,
Ancak Huzur evinde kavuşuruz derdim.
İster inan ister inanma ama,
Ben sana bu güne söz verdim. 

                     Ya, demek öyle,
                     Pekiyi ya bunca geçen zaman?
                     Hasret nasıl telafi edilir,
                     Mümkün mü o günü tekrar yaşaman?
 Hiç unutmam,
Bir sohbette sormuştun bana,
“Bende ne buldun?” diye.
Gönlümü çalan ne servetindi
Ne de verdiğin bir hediye.

- ALLAH . ALLAH,
Diyorsun ki şuydu sorduğun,
Peki söyle bakalım,
Neymiş bende bulduğun?

- Oturduğumuz o parkta gözlerine bakarak,
Gülümsemiştim.
Ve daha sonra sana,
Sen beni çok sevdin, demiştim...

- Hatırlıyorum elbette hepsini,
Unutulur mu hiç?
Onca gayret onca emek.
Tahmin etmeliydim,
Sen, “O” sun demek.

- Evet, benim,
“Sevmekten kim usanır?” diyen,
Kaç kere yemin eden,
Kaç kere geri gelen...

- Anlıyorum, kaçan kovalanır, sevenden kaçılır,
Bizde böyledir değil mi âdet?
Üç günlük dünyada
Çok görülür saadet.

- Gittim... Gittim ama,
Sebepsiz değildi gidişim,
Terk etmiş olsam da seni o gün.
Geldim işte yanındayım,
Ve seninim bugün.

- Neye yarar ki,
Ne olursa olsun neden,
Beni terk ettin.
Ve geçti artık iş işten,
Sen unutulmuş olmayı,
Çoktan hak ettin.

- Yalvarırım,
Yalvarırım bana bunları söyleme.
Kırk yıldan sonra,
Tam bulmuşken seni,
Yeniden kaybetmemi isteme.

- Bırak !..
Bırak lütfen ellerimi,
Ömür bitmiş seni neyleyim?
Tek başıma yaşadığım dünyadan,
Bırak da, yalnız gideyim...  

 

Sağ elini avuçlarının arasında tutan kadından kurtaran yaşlı adam, oturmakta oldukları banktan da aniden kalkar.

Bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye başlar. Ağlıyordur... Ama arkasına bakmadan yürümektedir. Binaya mı? Odasına mı? Hayır...

Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş gençliğinin maralını, güzel hatıralar yaşadığı kadınını, yüzlerce şiir yazdığı ilham perisini bırakmıştır arkasında...

Gitmektedir.... Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası bilmektedir...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

27/10/2009 - ÇOK MESAJ VAR..... ANLAYANA

Adamın biri çölde tek başına koyulmuş giderken lanetlik şeytan da insan kılığına girmiş adamın ardından yetişir ve yol arkadaşlığı teklif eder.
Adam ile şeytan yollarına devam ederlerken vakit bir hayli ilerler,akşam olur,gün batar ,sabah olur, gün doğar.
Lanetlik şeytanın kafası önemli bir noktaya takılır.Bakarki adamda ne sabah, ne öylen, ne ikindi, ne akşam ,ne de yatsı namazı .Hiçbirini kılmıyor.Artık yol yürümekten yoruldukları için bir yerde konaklamak üzereyken şeytan ayrılrak koşmaya başlar.Şaşırıp kalan adam ardından,''
Nereye gidiyorsun böyle beni yalnız bırakıp da'' diye haykırır.
Bunun üzerine şeytan duraklayarak adama şu ibretli cevabı verir:
_''Arkadaş ben ömrümde bir defa ALLAH'a karşı geldim . o yüzden kovuldum .Fakat sen günde beş vakitALLAH,a karşı geliyorsun. Korkarım ALLAH (c.c)gökten taş yağsırırda banada isabet eder .'' En iyisi  Senden uzak durmak. Der ve uzaklaşır……..
         Anlayana!!!           İbretli bir olay bence Rolling Eyes

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : E,D

27/10/2009 - <<<<BERAAT>>>>

 

Yüklensem günahlarımı sırtıma
tüm mahcubiyetimi alsam yan
ıIma
biraz da utanç duyarak kap
ına
Gelsem affeder misin Allah'
ım?...
gözlerim dolu ya
şlarda
günahlar
ImIn verdiği pişmanlıkla
Ama beni affedece
ğin umuduyla
Gelsem beni affeder misin Allah'
ım ?...
verece
ğim hesabın korkusuyla
Benden geriye kalm
ış günahların tartısıyla
Ama Rabbim sana duydugum büyük a
şkla
Gelsem beni affeder misin Allah'
ım ?...
Hatalar
ımı bilsem de baş koydum yoluna
Sen çok affedicisin bag
ışlayıcısın ama
Benimde günahlar
ım çok fazla
böyle iken gelsem yan
ına affder misin Allah'ım ?...
belki yüzüm yok gelmeye
Ama ba
şka yerim yok gitmeye
kalbimdeki sonsuz sevgimle
Gelsem beni affeder misin Allah'
ım ?...

Not: SEDECE BAŞINIZ DARA DÜŞÜNÇE DEĞİLLL…

         ELİNİZ VE BAŞINIZ BOLDAYKENDE GİDİN ALLAH ”A

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : 1,2

27/10/2009 - B E R D U Ş

Günahkar bir adamdı. Ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka
silkiyordu adamdan. Ölse de bir kurtulsak, diyorlardı. Bir karısı vardı
adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı
böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu. Kadın ise
adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı. Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi. Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes
nefese kalıyor, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu. İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini
açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu ALLAH'A... Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı! Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam,bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu. Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti.
Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu. Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu. Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı. Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü. Ölmüştü... Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı. Kalktı, imamın evine gitti. -Hocam... diyebildi hıçkırarak, bizim ki......   Söyleyemiyordu, ama İmam efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
-O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı. Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü. Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu. Camini köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü,ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı. -Hışımla yaklaştı muhtar: -Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa gömeyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden... Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağıramaya başladı, delirmiş gibiydi sanki. Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı. Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine; Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada... Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen.
Kadıncağız herşeyiolduğu gibi anlattı.üzüldü çoban, gözleri doldu. Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana. Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban baş ucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti. Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü. Yorulmuştu. Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta. Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da "imam efendi, imam efendi..." diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı. -Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun, diyordu. Rüyayı duyan İmamın benzi attı, kendisi de hemen aynı rüyayı görmüştü. " Gel hele, içeri gel..." demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler. Koşarak geliyor, bir yandan bağırıyor: Demedin mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi? Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular. Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağıyla dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler. Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı: Bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır'dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi. Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşallah, dedi. Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar. Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı. Ben garip bir kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu... Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi:
ALLAH'IM, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler yanıma, selam verirler. Senin selamın ile gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım. Şimdi de ben sana bir

misafir yolluyorum, onu da sen ağırla………

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : B,R,D,Ş,

27/10/2009 - D O S T

Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün; 'Benim de dostlarım var, sendeki
dost gibi' Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir,
belki iki, Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki... Devam eder durur
konuşma... Aralarında başlar bir tartışma, Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya... Bir akşam bir koyun keserler, Ve koyarlar
çuvala. Baba der ki oğluna, 'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.
Çuvaldan kanlar damlamakta, Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar
çuvala, Dıştan böyle sanılmakta. Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi

bildiği dostuna,çalar kapıyı. O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına, Almaz içeri arkadaşını, Böylece
tek tek dolaşır delikanlı, Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını. Ne çare,
hepsinde de sonuç aynıdır. evlat geriye döner. Ama içten yıkılır...
Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana,
ne de bana. Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim. Hadi,
çuvalı alda bir kerede git ona. Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından
ter, çuvaldan kanlar damlar... Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir. O
dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye. Bir çukur

kazarlar birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, Üzerine de
serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye dikerler sarımsak... Genç adam
gelir babasına; 'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha
erken, o belli olmaz daha. Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın
iki tokat, hiç çekinmeden ona, işte o zaman anlaşılacak,
dostun hakikisi.
Sonra gel olanları anlat bana...' Genç adam, aynen yapar babasının
dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna istemeden
basar iki tokadı!
Der ki tokadı yiyen DOST; 'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak
tarlasını böyle iki tokada'!
 
 Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli... Sarılacak biri
olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı... Dayanılmaz olduğun zamanlarda
bile Sana Dayanmalı... Dost dediğin; fanatik olmalı; Bütün dünya seni
üzdüğünde Sana moral vermeli. Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,
Ve ağladığında, seninle ağlamalı... Ama hepsinden daha çok;
 
 Dost matematiksel olmalı; Sevinci çarpmalı... Üzüntüyü bölmeli... Geçmişi
çıkarmalı... Yarını toplamalı... Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı
hesaplamalı... Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı... İşi
bitince seni bir tarafa atmamalı...
 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : D,S,T,

27/10/2009 - FARKINDA OLMAK GEREK..

İsa Aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu. Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış gibi dua ediyordu: – Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!.. Hazret-i İsa kötürüm adama yaklaştı:
– Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor? Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen?
Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen kötürüm adam dedi ki:
– Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple Onu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de ona şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde Onu tanıma sevinci, dilinde de Ona şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü nasip eylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da:
– Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun! Diye teşekkürden kendimi alamıyorum.
Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu adama yaklaşan İsa aleyhisselam:
– Ver şu elini öyle ise! diyerek elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper.
Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:
– Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi Peygamber değil misin? der. İsa Peygamber:
– Belli olmuyor mu? deyince:

– Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:
– Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! Deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar.
Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:
– Ey Allahın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim, diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:
– Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?
Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama Allahın Nebisi işaret eder:
– Benim değil secdedeki şu kötürüm adamın elini öpün!..
Derler ki:
– Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiç birimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.
– Öyle ise, der, tefekkür edin, siz de düşünün.
Sözünü şöyle bağlar Allahın Nebi’si:
– Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

27/10/2009 - ANNE...

Bir yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı .               
Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz.
 
İki yaşınızdayken size yürümeyi öğretti.
Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz.

Üç yaşınızdayken size özenle yemekler hazırladı.
Tabağınızı masanın altına dökerek ona teşekkür ettiniz.
 
Dört yaşınızdayken elinize rengarek kalemler tutuşturdu.
Evin bütün duvarlarına resim yaparak ona teşekkür ettiniz.

Beş yaşınızdayken size cici kıyafetlerle süsledi.
Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayak ona teşekkür ettiniz.

Yedi yaşınızdayken size bir top hediye etti.
Komşunun camını kırarak ona teşekkür ettiniz.

Onbir yaşınızdayken sizi arkadaşlarınızla sinemaya götürdü
<< SEN BİZİMLE OTURMA.>> diyerek ona teşekkür ettiniz.

On iki yaşınızdayken size zararlı olabilecek bazı TVdizilerini yasakladı.
Gözleriniz bozulana kadar TVizleyerek ona teşekkür ettiniz.

Onyedi yaşınızdayken arkadaşınızla partiye gitmenize izin verdi .
Bir telefon bile etmeyerek ve sabaha karşı eve gelerek ona teşekkür ettiniz.

Ondokuz yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı , sizi arabayla kampüse götürdü ve eşyalarınızı taşıdı.
Arkadaşlarınız alay etmesin die kampüs kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz.

Yirmi dört yaşınızdayken uzun süredir çıktığınız sevgilinizle tanışmak istedi.
die tersleyerek teşekkür ettiniz.

Yirmibeş yaşınızdayken düğün masraflarınız karşıladı , sizin için mutluktan ağladı.
Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz.

Derken bir gün ...O... Öldü........
Şimdi nasıl teşekkür edeceğinizi bilmiyorum.

Siz biliyormusunuz...?...
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : A,N,E,

27/10/2009 - TIKANDI BABA!

Sultan Mahmut kilik kiyafetini degistirip dolasmaya baslamis. Dolasirken bir kahvehaneye girmis oturmus. Herkes bir seyler istiyor. Tikandi baba, çay getir, Tikandi baba, oralet getir, vs. a

Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmis; “Hele baba anlat bakalim, nedir bu Tikandi baba meselesi?”, “Uzun mesele evlat” demis Tikandi baba. “Anlat baba anlat merak ettim” deyip çekmis sandalyeyi. Tikandi baba da peki deyip baslamis anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çesmesi vardi ve hepsi de akiyordu. Benimki de akiyordu ama az akiyordu. “Benimki de onlarinki kadar aksin” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldim ve olugu açmaya çalistim. Ben ugrasirken çomak kirildi ve akan su damlamaya basladi. Bu sefer içimden “Onlarinki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksin” dedim ve ugrasirken oluk tamamen tikandi ve hiç akmamaya basladi. Ben yine açmak için ugrasirken Cebrail göründü ve “Tikandi baba, tikandi. Ugrasma artik” dedi. O gün bu gün adim “Tikandi baba”ya çikti ve hangi ise elimi attiysam olmadi. Simdi de burada çaycilik yapip geçinmeye çalisiyoruz.

Tikandi baba’nin anlattiklari Sultan Mahmut’un dikkatini çekmis. çayini içtikten sonra disari çikmis ve adamlarina; “Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altinda bir altin koyacaksiniz ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demis. Sultan Mahmut’un adamlari “peki” demisler ve ertesi aksam bir tepsi baklavayi getirmisler. Tikandi baba’ya baklavalari vermisler. Tikandi baba baklavayi almis, bakmis baklava nefis. “Uzun zamandir tatli da yiyememistik. söyle agiz tadiyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmis. Baklava tepsisini almis evin yolunu tutmus. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayi satayim evin ihtiyaçlarini gidereyim” demis ve islek bir yol kenarina geçip baslamis bagirmaya; “Taze baklava, güzel baklava!” Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavalari begenmis. üç asagi bes yukari anlasmislar ve Tikandi baba baklavayi satip elde ettigi para ile evin ihtiyaçlarinin bir kismini karsilamis. Yahudi baklavayi alip evine gitmis. Bir dilim baklava almis yerken agzina bir sey gelmis. Bir bakmis ki altin. sasirmis, diger dilim, diger dilim derken bir bakmis her dilimin altinda altin.

Ertesi aksam Yahudi acaba yine gelir mi diye ayni yere geçip baslamis beklemeye. Sultanin adamlari ertesi aksam yine bir tepsi baklavayi getirmisler. Tikandi baba yine baklavayi satip evin diger ihtiyaçlarini karsilamak için ayni yere gitmis. Yahudi hiçbir sey olmamis gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her aksam senden alirim” demis, Tikandi baba da “Peki” demis ve anlasmislar. Tikandi babaya her aksam baklavalar gelmis ve Yahudi de her aksam Tikandi baba’dan baklavalari satin almis.

Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut; “Bizim Tikandi baba’ya bir bakalim”, deyip Tikandi baba’nin yanina gitmis. Bu sefer padisah kiyafetleri ile içeri girmis. Girmis girmesine ama birde ne görsün bizim tikandi baba eskisi gibi darmadagin. Sultan; “Tikandi baba sana baklavalar gelmedi mi?” demis, “Geldi sultanim”, “Peki ne yaptin sen o kadar baklavayi?”, “Efendim satip evin ihtiyaçlarini giderdim, sag olasiniz, duacinizim…”

Sultan söyle bir tebessüm etmis. “Anlasildi Tikandi baba anlasildi, hadi benle gel” deyip almis ve Devletin hazine odasina götürmüs. “Baba suradan küregi al ve hazinenin içine daldir küregine ne kadar gelirse hepsi senindir” demis. Tikandi baba o heyecanla küregi tersten hazinenin içine bir daldirip çikarmis ama bir tane altin küregin ucunda düstü düsecek. Sultan demis; “Baba senin buradan da nasibin yok”. Sen bizim su askerlerle beraber git onlar sana ne yapacagini anlatirlar demis ve askerlerden birini çagirmis “Alin bu adami Üsküdar’in en güzel yerine götürün ve bir tane tas begensin. O tasi ne kadar uzaga atarsa o mesafe arasini ona verin” demis.

Padisahin adamlari “peki” deyip adami alip Üsküdar’a götürmüsler. “Baba hele suradan bir tas begen bakalim” demisler. Baba, “Niçin ?” demis. Askerler “Hele sen bir begen bakalim” demisler.

Baba, su yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayi begenip almis eline “Ne olacak simdi?” demis, “Baba sen bu tasi atacaksin ne kadar uzaga giderse o mesafe arasini padisahimiz sana bagisladi” demisler. Adam tasi kaldirmis tam atacakken tas elinden kayip basina düsmüs. Adamcagiz oracikta ölmüs. Askerler bu durumu Padisaha haber vermisler. Iste o zaman Sultan Mahmut o meshur sözünü söylemis:

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : TI,KAN,DI

27/10/2009 - 70 000 MELEĞİN SİZE DUA ETMESİNİ İSTERMİSİNİZ...

Malik bin Yesar'dan rivayet edildiğine göre Resulullah(sav) şöyle buyurdu:

“Her kim sabahladığında üç kere: "Eûzu billahis semiyyil aliymi mineşşeytanirracim (Kovulmuş şeytanın şerrinden hakkıyla işiten ve her şeyi bilen Allah’a sığınırım).” Dedikten sonra Haşr suresinin sonundan üç ayet okursa, Allahü Teâlâ o kişiye akşama kadar duâ etmek üzere yetmiş bin melek görevlendirir. O gün ölürse, şehit olarak ölür. Akşamladığında bunları okuyana da aynı derece hayır ve sevap vardır.

Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/26.

Haşr suresinin son üç ayeti:

Huvallahulleziy la ilahe illa huve 'alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.

Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu'minul muheyminul 'aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi 'amma yuşrikune.

Huvallahul halikul - bariy-ulmusavviru lehul'esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel'ardı. Ve huvel'aziyzulhakiymu.

Meali:

O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır. Gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.

O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağıi, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : 70000,MLK

27/10/2009 - OLURDA…. YA ! UNUTURSAM…

Yağmurlu ve soğuk bir kış günü, yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldı.
"Eski gazeteniz var mı, bayan?"
Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi.
"İçeri girin de size kakao yapayım." dedim.
Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri.
Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işleri yapmaya koyuldum.
Oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti. Bir an kafamı uzattım içeriye küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu.
Erkek çocuğu bana döndü ve
"Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.
"Zengin mi? Yo hayır!" diye cevaplarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve
"Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım." dedi.
Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa.
Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte birşey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.
Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler.
Başımızı sokacak evimiz vardı.
Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi, bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi uyum içindeydi.
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim.
Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya; unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
Siz sakın unutmayın ne kadar zengin olduğunuzu. Ben unutmayacağım.

Dosttan gelen bu nefis öyküye yakışan nefis bir Arap Özdeyişi:
"Ayakkabım yok diye üzülüyordum; ta ki ayaksız bir insan görene kadar."...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : YA,UNUTURSAM

27/10/2009 - SEVGİDE KİBİR OLMAZZZ...

SEVGİ SINAVI BU OLSA GEREK...
<<<<<<<<<<<<<------------->>>>>>>>>>>>>>
BİR GÜN, ermişlerden birine sormuşlar:

“Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten ya
şayanlar arasında ne fark vardır?”
“Bakın, göstereyim” demi
ş ermiş.
Bir sofra hazırlamı
ş. Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönüle de indirmeyen kişileri çağırmış bu sofraya.
Hepsi yerlerine oturmu
şlar.
Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmi
ş ve arkasından da ‘derviş kaşığı’ denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermi
ş:
“Bu ka
şıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart da koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.”
“Peki” demi
şler ve çorbayı içmeye girişmişler.
Fakat o da ne?
Ka
şıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.
Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermi
ş:
Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe” demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ı
şıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya. Ermiş:
“Buyrun bakalım” deyince de, her biri uzun boylu ka
şığını çorbaya daldırıp karşısındaki ihvanına uzatıp içmişler çorbalarını.
Böylece her biri di
ğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmış sofradan.
İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

26/10/2009 - TÜKETEN TOPLUM YOK OLMAYA MAHKUMDUR.

Cebin haysiyetinin önüne  geçmesin

Bu memleketin ekmeğini yiyip suyunu mu içiyorsun ?
Bu ülkenin ilelebet var olmasını istiyormusun?
Oku o zaman .
Yahudiler Hitlerin elinden kurtulduklarında hiçbirşeyleri kalmamıştı .
Bırakın devlet kurmayı yiyecek ekmekleri dahi yoktu . Ancak uluslarası
camia  Almanyanın soykırım yaptığını kabul ettiğinde
yahudilere tazminat yolu açılmış oldu . Yahudiler açtıkları davalarla
neredeyse tüm alman şirketlerini ve alman bankalarını tazminata mahkum
ettirdi . Bugün satılan bir Mercedesten bile belli oranda İsrail
hükümetine  pay gidiyor ve bu durum gizli değil, zaman zaman gündeme
geliyor. İsrail  bugün dünyanın en zengin ülkelerinden biri . Ülkelerinde
nükleer
reaktörlerden tutun en son teknolijiye sahip uçak fabrikaları bile var .
Ancak Hitler döneminde dünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkesi olan
Almanya  bir dönem toparlanmış gibi görünse de belini doğrultamadı
..Ekonomisi son 10  yıldır gittikçe kötüleşiyor .
Ermenistan çok fakir bir ülke . Hiçbişeyleri yok . Açlar . Sanayileri ,
markaları hiçbişeyleri yok . Avrupanın lider ülkesi Fransanın bu soykırımı
tanıyıp bize tazminat davası açılması yolunu açması bir anda tüm diğer
ülkelere sıçrayacak . Şu an ciğerci
kapısında bekleyen kediler gibi ellerinde dosya bekleyen ermenistan
hükümeti  açacağı binlerce tazminat davası ile Türkiyeyi çok zor duruma
düşürecek .  Zaten belimiz kurulduğumuz günden beri bükük duruyor , bu
tazminatlar  Osmanlıyı çökerten kapitilasyonlar gibi bizi de çökertecektir Bugün milli varlıklarımızın bir çoğu satılmış durumda. satın alanlarda  ya yahudi ya ermeni  yada hıristiyan...Arap,a sattık deniliyor altından yahudi çıkıyor.. pekii Türk telekom-Petkim gibi stratejik oneme sahip milli varlıklarımız neden illada yabancılara satıldı bilen varmı ... elbette var  belki, ama kimse bu satılmanın karşısına çıkamadı  karşısında olduğunu söyleyemedi bile değilmi...Türkiyere  bir yabancı sermaye sevdasıdır gidiyoor.. gidiyor ama hiçte iyi yerlere gitmiyor..bizim paramızla bizim milli varlıklarımızı satın alıyorlar..Açıklayalım.Türkiyadaki bir kuruluşu satın amlaya gelen yabancı şirket sahipleri  ödeyecekleri paraları ülkelerindeki bankalardaki hesaplardan çekip çuvala koyupta ben bu kuruluşu almaya talibim .. işte size ödeyeceğim para  deyip öyle satın almıyor..Bizim ülkemizdeki bankalardan düşük faizle kredi çekip onunla bizim malımızı satın alıyorlar.."" Buyrun Türk Telekomu ele alalım.. Türkiyede sabit telefon kullanıcı sayısını bir ele alalım."" Bir sabit telefondan hiç bir arama yapmadığınız halde ödemeniz gereken tutar 12,00YTL.bu ücreti sabit telefon kullanıcısı sayısıyla çarptığınızta ortaya çıkan tutar hesaplanması bile çok zor olan bir tutardır.
peki geliri bu ise, giderleri ne kadar,

 Siyasi görüşün ne olursa olsun , bu memleketin insanıysan bu maili
yayabildiğin kadar yay , şu bilinçsiz halkını uyarmaya çalış 
Fransız markalarından alışveriş yapma , 3 kuruş fazla ver , 2 adım fazla
yürü  YERLİ MARKA  kullan . Cebin haysiyetinin önüne
geçmesin .

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

26/10/2009 - << D O S T >>

Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün

kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.

Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok
beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir
ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider
ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır.

Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, Kimsesi olmadığını
öğrendiği kadına;

Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte
yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç
düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine
uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl
bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir
kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler
sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi
kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da
geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir .
Düğün günü gelir çatar.
Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek
isteğiyle mikrafonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya;
--Eskiden çok
sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha
fazla dayanamaz

mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya;
Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.
İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi.
Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını
istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Hayat kadınıydı)
Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu
şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş
istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım,
o yüzden iş vermedim.
Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek
üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.

Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

26/10/2009 - KIRLANGICIN BİRİ...

Kırlangıcın biri, bir gün bir adama aşık olur. Günlerce penceresinde onu gözler. Derdini anlatmak, içini dökmek ister ama nedense bir türlü csaret edemez.

Günler günleri takip eder, sonbahar yakla
şır. Zamanının az kaldığını farkeden Kırlangıç nihayet tüm cesaretini toplayarak gönül verdiği adama her şeyi anlatmaya karar verir.

Pencereyi açıp temiz havayı teneffüs etmek isteyen genç adam, güzel bir ku
şun karşıdaki ağacın bir dalından kendini izlediğini görür. Camına doğru uçtuğunu farkederek irkilir. O ne! Hayret edilecek bir şey, kuş hiç korkmamakta hatta, camın pervazını tutan ellerine kadar yaklaşmaktadır. Kısa bir sessizliğin ardından kuş dile gelir ve

"Ey sevimli adam, ne zamandır ben sana a
şığım. Ne olur beni içeri al, dost olalım" der. Fakat son derece ciddi olan adamın bu kuşla uğraşacak vakti yoktur, kabaca kuşu iter ve

"Hadi git i
şine. Ben senle uğraşamam" der.

Kırgın, küskün bir halde geri dönen Kırlangıç sevilmeden sevebilecek kadar sadık, her
şeyi göze alabilecek kadar sevdalıymış adama. Bir kaç gün sonra tekrar gelir.

"Ne olur beni reddetme. Al beni içeriye. Sana arkada
ş olurum, bak sen de benim gibi yanlızsın."

Fakat adam çok acımasızdır. Bir türlü ta
ş kalbi yumuşamaz,

"Git i
şne yahu. Sen ne biçim bir yaratıksın. Ben seni içeri alıp da ne yapacağım?"

Dertli Kırlangıç tekrar uçar yanlızlık kokan yerlere. Çok üzüntülüdür. Kendi kendine bir süre daha bekleyeyim de son bir defa daha varayım yanına. Belki bu defa kabul eder der.

Yaz neredeyse bitmek üzeredir. Esen rüzgarlar ile etrafa da
ğılmaya başlayan yapraklar güz'ün geldiğini acı acı hatırlatır masum kuşa. Bir ümit daha yeşerir içinde ve son bir kez daha sevdiğini görmeye gider.

"Bak, yaz bitiyor. Yakında sıcak ülkelere göç etmem gerekecek. Dı
şarısı soğuk. Çok üşüyorum. Ne olur beni al içeri. Seni eylendirir hoş vakit geçirtirim sana. Senin hiç mi bir dosta ihtiyacın yok. Arkadaş olayım sana."

Fakat ne mümkün bu defa da terslenen Kırlangıç tüm ümitleri kırılmı
ş, çaresiz tekrar uçar, gider. Hem de bir daha geri dönmemecesine. Sıcak ülkelere göç eder.

Uzun süre ku
şun gelmediğini fark eden adam yavaş, yavaş fikrini değiştirmeye başlar.

"Ben ne aptal bir adamımım.
Şuncacık kuşun bana ne zararı olurduki bir türlü bu teklifi kabul etmedim. Hem ona iyilik yapmış olurdum, hem de can sıkıntısından kurtulurdum" demeye başlamış. Fakat kuş bir daha geri gelmemiş.

ş bitmiş, göçmen kuşlar dönmeye başlamışlar. Genç adam gözlerini pencereden ayıramıyormuş. Fakat beklediği kuş bir türlü dönmüyor, penceresine uğramıyormuş.

Günler günleri kovalamı
ş, yaz aylarının ortalarına gelinmiş. Kuşun geri dönmesinden ümidini kesen genç adam, görmüş geçirmiş bir dostuna gitmiş. O her şeyi bilirmiş. Çünkü hayatı kitaplar arasında geçmiş.

Derdini ona anlatıp akıl danı
şş. Yaşlı bilgin onu sabırla dinlemiş. Söyleyecek sözü kalmayan, pişmanlığını defalarca itiraf eden genç adama dömüş ve ağır, ağır su sözler dökülmüş dudaklarından.

"KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ SADECE ALTI AYDIR O
ĞUL."

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

24/10/2009 - ÇIĞLIKK...

 
Yolcular uçağın yanında otobüsten inmişler. Bavullarını gösteriyorlar.
Bir bakmışlar uçak şirketinin minibüsü yanlarında durmuş. İçinden kaptan pilotla, yardımcı pilot inmişler.
Yolcular fena halde şaşırmışlar.Nasıl şaşırmasınlar.

Kaptan pilotun elinde bir beyaz baston. Kolunda üç noktalı bant.

Yardımcı pilotun elinde bir köpek tasması. Tasmanın ucunda bir köpek.

Sağa sola çarparak öylece ilerliyorlar uçağa.
Günlerden 1 Nisan değil ama'Şaka herhalde' demiş yolcular, doluşmuşlar uçağa.
Uçak pistte hızla ilerlemeye başlamış. Yolcuların gözleri camda.

Uçak hızlanmış. Yolcular endişelenmeye başlamışlar. Uçak daha hızlanmış. Pistin sonu hızla yaklaşmaya başlamış.Uçak iyice hızlanmış. Bazı yolcular paniklemiş, dua etmeye başlamışlar.

Uçak son hıza ulaşmış. Bu arada pistin sonuna da ulaşmış. 100 metre sonra betonun bitip cimlerin başladığını gören yolcular dehşet içinde çığlığı basmışlar.
Tam o anda da kaptan pilot levyeyi sonuna kadar çekmiş. Uçak tam pist biterken tekerleklerini yerden kesmiş, havalanmış.
Kaptan pilot arkasına yaslanmış derin bir nefes almış ve yardımcı pilota dönmüş:
'Biliyor musun? Bir gün çığlık atmakta gecikecekler  ve hep birlikte geberip gideceğiz!'


 * Dünyada nice kör yöneticiler var…
* * Çığlık atmaktan vazgeçmeyin !!!

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

24/10/2009 - BAKMAK.....GÖRMEK....

Gösterdim !

Gördü anlamına gelmez...

Söyledim !

Duydu anlamına gelmez...

Duydu !

Doğru anladı anlamına gelmez...

Anladı !

Hak verdi anlamına gelmez...

Hak verdi !

İnandı anlamına gelmez...

İnandı !

Uyguladı anlamına gelmez...

Uyguladı !

Sürdürecek anlamına gelmez...

 

Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;
- Buranın yabancısıyım, demiş.

Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..

Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra;
Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş.

Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..

Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk.

Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?.

-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara..
Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan
sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu..

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?.

Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına
!
doğru yönelirken;
- Artık emin değilim,demiş. Emin olduğum tek şey,benden iyi gördüğündür..

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : GÖRMEK İÇİN BAKMAK YETMEZ,

21/10/2009 - BİR AŞK HİKAYESİ

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıptaokuyordu,  öbürü; mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, birkere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse  bindiler. ;Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığıiçin o  duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek  için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o
durağa,  onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre  sonra...;Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...  Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular.  Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka  hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale  getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler  günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek  eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, “bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... “Senin için ölürüm” derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma “Hayır, ben senin için ölürüm” diye yanıt verirdi hep...Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,“Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak....” Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, “Mutfaktaki masanın üzerine  bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya  okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi  zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla  karşılaşırdı...Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar  verdiler. Adam,  hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap  durumda bir ev gördü kadın, üzerinde “satılık” levhası asılı olan.“Ne dersin, bu evi alalım mı?” dedi adama. “Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya  davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı...” “Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?” diye yanıt verdi adam.“Amerika’daki tıp kongresinden  döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası  bizimdir artık....”Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.  Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra,kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı  ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap  aldı:“Canım, o  ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...”Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da  çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, “Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım” diye sözünü kesti arkadaşı. “O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra  sarmaş dolaş biniyorlar arabaya....”“Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları” diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla  suçladı....Ertesi gün, öğle  vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı  hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde  ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak,
bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi  ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadın, “defol” dedi nefretle...İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen  yalnız
kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor,  aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin  alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen  zaman bile,  kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin  sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor.” dedi genç kadın. Kanepeye ilişti  ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: “Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki  kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi.  Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız  otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve  kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son  anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...” Gözlerinden akan  yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu.  Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla  katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, “Lütfen bütün notları sırayla oku bir  tanem” diyordu... Sırayla okudu; “Seni çok sevdim” “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Şimdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?” son kağıdı eline alırken, kutuda  bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:“Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor
                          olacağım....”

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

21/10/2009 - AYIRMAK GEREK

Kategori: GUZEL SOZLER___
İt"le Köpeği birbirinden ayırmak gerek : 
İt vardır ,vara yoğa ürür...
Köpek vardır bağı bahçeyi korur
...
                                             (Erol,dan) 
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

16/10/2009 - ? ? ?

Kategori: GUZEL SOZLER___

Uyku çoğaldığında beni uyandırın

Çünkü ömrü eksilten şey uykudur 

Yemek çoğaldığında beni uyarın

Çünkü kalbi ifsat eden şey yemektir

 

Söz çoğaldığında beni susturun

Çünkü dini yıkan şey sözdür

 

Saçta aklar çoğaldığında beni sarsın

Çünkü aklardan sonra gelen şey ölümdür

 


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : İNANCIN GÖLGESİNDE

15/10/2009 - :) :(

Kategori: GUZEL SOZLER___

DOĞUŞTAN BERİ SÜREGELEN BİR ÖZÜRÜM VAR...
      HERKESİ İNSAN ZANNEDİYORUMM

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : dostumun dostu arkadaşımdır..dostum olmaya adaydır.

15/10/2009 - K I Y A M E T

Selam dostlar, biraz dehşetli bir yazı bu.

Herşeyin yaratıcısı ALLAH'ın kitabı Kuran ışığında,
burada "KIYAMETİNİZİN" küçük bir provasını yapacağız!
Bütün safhaları değil, sadece "BİZİMLE" ilgili olan kısmı!
Şimdi bilgisayarınızın başında olduğunuza göre mutlaka bir oda içinde
bulunuyorsunuz.
O içinde bulunduğunuz odanın duvarlarını yıkın,
ve zemini dört yönde bütün ufukları kaplayacak kadar genişletin.
Şöyle bir manzarayla karşı karşıyayız. Heryer göz alabildiğine düz
bir zemin!
Ama dümdüz........
Ne bir tepe var etrafta, ne bir yükselti.
O halde yön olarak sadece yukarısı kaldı.
Yukarıda ne var?
Ve heryeri dolduran dehşetli bir ışık. Ve müthiş bir sıcaklık esiyor.
Öyle ki, terden sırılsıklam oluyorsunuz.
Burası neresi?
Evet, sur'a ikinci kez üfürülmüş, o kulakları patlatan çığlık gibi
ses, "o şimdiye kadar hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kimsenin
bilmediği dehşetli çığlık, o ses komutu" herşeyi bir anda harekete
geçirmiş ve siz mezarlarınızdan patlarcasına fırlayıvermişsiniz!
O düz alanda, dümdüz, sonsuz alanda, gelmiş geçmiş bütün insanlarla
birlikte "saf saf", "sıra sıra", "dizi dizi", düzenli sıralar halinde
duruyorsunuz.
Herkes gibi çıplaksınız. Ama bunu ne görecek haliniz var, ne de
başkasının çıplaklığını fark edecek haliniz var.
Çünkü bedeninize çarpan o sımsıcak dalgayla, içinde bulunduğunuz bu
durumda dehşet içindesiniz!
Ne olduğunu tam olarak anlayamıyorsunuz!
Dünyada iken hiç bu kadar "afallamış" hissetmemiştiniz!
"Rüya mı??" diye düşünüyorsunuz.
Ama şu anda bu yazıyı okurken nasıl etten kemikten, hisseden, nefes
alan "gerçek mi gerçek" bir vücudunuz varsa, aynen öylesiniz,
kelimenin tam anlamıyla "yaşıyorsunuz"!
Nasıl buraya geldiniz?
O ses aniden heryeri doldurduğunda nasıl çıktınız mezardan?
Vücudunuz nasıl yeniden oluştu böyle???
Bütün hücrelerinizle, kuvvetli bir mıknatıs tarafından çekilir gibi,
sanki bir borunun içinden müthiş bir hızla geçerek nasıl geliverdiniz
bu sonsuz meydana?
Duyularınız ne kadar keskinleşmiş!
Dünyada bile bu kadar net göremiyor, bu kadar net algılayamıyordunuz!

Dehşete düşmüş insan yüzleri, korkuyla dolu sızlanma sesleri!
Şaşkın bir biçimde, şok olmuş gözlerle etrafa bakanlar!
"YOK OLMAK" isteyenler!
Hiçbir şey yapamamanın ve hiçbir yere kıpırdayamamanın verdiği, bütün
duyguların adeta dev mengenelerde sıkıştırıldığı, bir çekirdeğin
içine bir dünyanın sıkıştığı anlar!
Bu sıcak, sımsıcak meydandaki bu dehşetli bekleyiş ne kadar sürecek?
Bazılarının ileride bir yere doğru sürüklenir gibi kaydığını
görüyorsunuz. Bu cehennem gibi alanda tek gölgelik yer orası.
Bazı insanlar dalga dalga o gölgeliğin altına kayıyorlar. Bir güç
onları yavaşça o gölgeliğe çekiyor.
Yüzlerine bakıyorsunuz, o yüzlerdeki serinlik hissinin binde birine,
milyonda birine, milyarda birine, trilyonda birine, trilyarda birine
sahip olmak istiyorsunuz!
Belki biraz sonra bir güç sizi de o gölgeliğin altına doğru tül gibi
kaydıracak.
Belki de meydanda kalmaya devam edeceksiniz.
Kimisi için bir an....
Kimisi için kırk yıl....
Kimisi için bin yıl.......
belki daha fazla...
Sıcak....sımsıcak....ne kadar beklediğinizi bilmiyorsunuz.
Belki o cehennem gibi meydanda! Belki de o tek gölgelikte!
Ve dünyayı hatırlıyorsunuz, birkaç saniyelik bir rüya gibi kalmış
belleğinizde o koskoca yıllar.
Ve bir ses!
Sanki vücudunuzdan geliyor! Heryer o sesle doluyor.
Nereden geliyor? Heryerden, heryerinizden, bütün hücrelerden, bütün
köşelerden, bütün noktalardan:
"İŞTE İLK YARATTIĞIMIZ GİBİ BİZE GELDİNİZ!
"İŞTE İLK YARATTIĞIMIZ GİBİ BİZE GELDİNİZ!
"İŞTE İLK YARATTIĞIMIZ GİBİ BİZE GELDİNİZ!
"FAKAT SİZ KIYAMET İÇİN YAPTIĞIMIZ VAADİ YERİNE GETİRMEYECEĞİMİZİ
SANMIŞTINIZ, DEĞİL Mİ?
"ŞİMDİ ÜZERİNİZDEN ÖRTÜYÜ AÇTIK! BUGÜN GÖRÜŞ GÜCÜNÜZ KESKİNDİR!
Bir hareketlenme oluyor o sonsuz meydanı dolduran bedenlerde.
Dalgalanıyorlar sanki.
Çığlıklar yükseliyor insanlardan!
Kulakları patlatan çığlıklar!
Herkesin üzerine doğru birşeyler inmeye başlıyor.
Dehşetli gözler daha da açılıyor...daha da....daha.....daha.....
Sizin üzerinize de bir şey geliyor...
Yaklaştıkça anlıyorsunuz.
Bu sizin "KİTABINIZ"!
Dünyadaki yaşamınız boyunca "SİZİN" doldurduğunuz, her saniyenin, her
salisenin, her an'ın, en ince ayrıntısına kadar kaydedildiği, bazen
düşünerek, bazen sorumsuzca doldurduğunuz
"SİZİN KİTABINIZ"!
Bir kez daha anlam vermeye çalışıyorsunuz herşeye....
Hayır, yine aynı şey!
Bu bir rüya değil!
Dünyada dahi bu kadar keskin olmamıştı hiçbirşey!
Duyularınız bu kadar açık ve berrak algılamamıştı hiçbirşeyi!
Kulaklarınız sesleri hiç bu kadar ayrıntılı duymamış, gözleriniz hiç
bu kadar derin görmemişti!
Demek GERÇEK buymuş!
Gerçeğin bu kadar TUHAF ve KESKİN olabileceğini düşünmemiştiniz.
Ve şu anda gerçek sandığınız dünyanın, dünyadaki o koskoca
yıllarınızın sizin için bir rüya gibi kaldığını yeniden anlıyorsunuz!
ARTIK RÜYADAN UYANDINIZ!
ŞU ANDA GERÇEĞİN TAM İÇİNDESİNİZ!
Ve o sonsuz meydandaki her bir insanın kitabı kimisinin sağ yanına
iniyor, kimisinin sol yanına.
Yüzlerde dehşet! Tenler zangır zangır titriyor!
İnsanların çığlıkları kulaklarınızı patlatıyor!
Kitabı sağ yanına inenler dalga dalga çekilip alınıyor. Bir ses
duyuluyor:
"EY AYETLERİMİZE İNANÇLA SARILIP MÜSLÜMAN OLAN KULLARIM!
BUGÜN SİZE HİÇBİR KORKU YOK! VE SİZ ÜZÜLMEYECEKSİNİZ!"
"SELAM! SELAM SİZE!"
"SELAM! SELAM SİZE!"
"SABRETTİĞİNİZ İÇİN SİZE SELAM OLSUN! EBEDİ KALMAK ÜZERE GİRİN
CENNETİME!"
Önlerinde ve yanlarında aniden ışıklar meydana geliyor ve onlara yol
gösteriyor.
Kitapları sol yanlarına inenlerin çığlıkları daha da yükseliyor...
Ve aynı ses onlara şöyle sesleniyor:
"İŞTE YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞ BUDUR!
BU DA MI SİHİR? YOKSA SİZ GÖRMÜYOR MUSUNUZ???"
"İŞTE YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞ BUDUR!
BU DA MI SİHİR? YOKSA SİZ GÖRMÜYOR MUSUNUZ???"
"İŞTE YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞ BUDUR!
BU DA MI SİHİR? YOKSA SİZ GÖRMÜYOR MUSUNUZ???"
"GİRİN ARTIK ORAYA! İSTER SABREDİN, İSTER ETMEYİN!
ARTIK SİZİN İÇİN BİRDİR!"
"SİZ AYETLERİMİ ALAYA ALDINIZ!

EBEDİ KALMAK ÜZERE GİRİN CEHENNEMİN KAPILARINDAN!"
Kitabı sol yanından verilenlere soruluyor:
"NEDİR SİZİ BU HALE GETİREN?"
Dehşetle açılmış gözlerle şu çığlıkları atıyorlar:
"BİZ NAMAZ KILANLARDAN DEĞİLDİK! YOKSULA DA YEDİRMEZDİK!
CEZA GÜNÜNÜ YALANLARDIK! BOŞ ŞEYLERE DALANLARLA DALAR GİDERDİK!"
Ve onlar da yerlerine götürülürken O ses bir daha duyuluyor:
"HAYDİ! TADIN ŞİMDİ O YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞİN AZABINI!"
"HAYDİ! TADIN ŞİMDİ O YALANLAYIP DURDUĞUNUZ ATEŞİN AZABINI!"
Bu arada sizi unuttuk.

 

YA SİZİN KİTABINIZ HANGİ TARAFINIZA İNİYOR??
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ALLAH ALLAH ALLAHHHH

14/10/2009 - BEN OKUMAYACAĞIM <<ANNE>>

Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini
yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince
ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu.

Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe telaşım artıyordu.

Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğimden
çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her
konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. 'Kızım acaba geri zekalı mı' diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum.  

O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında, kızıma heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımı da tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım' bir tokat attım. Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu.
Sessizliği bozan ben oldum.
"Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret
göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?"

Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü
ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşlediğim biricik kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgenç'in kızı "Okumak istemiyorum" diye bağırıyordu.

Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim. "Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim. Çalışmayacağım. Ben sadece anne
olacağım."

Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım
söylüyordu.  

"İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" diye düşündüm. Sanki birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film
oynamaya başladı. Yozgat'ın Nohutlu Tepesi'nde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım.

12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç
anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine
götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı. Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun'a, anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp,

-"Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi.  

O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah'a yalvarışlarım. Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum.
-"Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca,

-"Korktum, ağladım, ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma sarılışı. Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden.  

Bir türlü filmin sonu gelmiyordu. Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım. O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert
etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı.
Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu. "Kızım, ben annenim, aç kapıyı" dedikçe o;

"Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim.
Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi'nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu.  

Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna ulaştım. Ben,153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti.

Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri
koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına
sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım... Göz
yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece;

"Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. 

O gün öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım. Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu.

Evet bu acı film bitecek gibi değil.  

Kızımın sesiyle irkildim. "Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı.

Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran
yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl? Bu allak bullak beyinle nasıl?

Öylece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü
bulabildim.
"Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir
anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan,bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki. Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu.  

Ertesi gün okuldan geldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım, okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.

Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar
ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu.  

Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.  

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

14/10/2009 - KADINLAR ÇOK ÖZELDİR....


Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki masaya oturur.
Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine bakarak gülüştüklerini fark eder. Belli ki yakasına taktığı küçük pembe kurdele şeklindeki Rozetine gülmektedirler. Bu alaylı bakışları görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek,
'Bu mu?' diye bakışanlara sorar.

Yan masadakiler yüksek sesle gülerek,
'Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakışmış!' diyerek sırıtmaya devam ederler.

Orta yaşlı adam bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek,
'Lütfen masama buyurun bunu tartışalım' der.

Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlamadığı bir utanma ve sıkınt ı hissine kapılsa da gelip masaya oturur.

Adam anlaşılır ve yumuşak bir sesle,
'Bu Rozet tüm dünyada, içinde olduğumuz ayda, kadınların arasında meme kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor.
Ben bu rozeti annemin adına takıyorum' der.

Bu açıklama karşısında başkalaşan delikanlı,
'Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü' diye sorar.

'Hayır' diye cevap verir orta yaşlı adam ve devam eder:
'Annem sağ. Küçük bir çocukken kendimi yalnız hissettiğim korkulu anlarımda her zaman başımı saklayabileceğim ve huzur bulacağım yumuşak bir yuvadır annemin memeleri. Annemin sağlığı için dua ediyorum.

'Hmmm' diye kekeler delikanlı.

'Bu rozeti karım için takıyorum' diye devam eder orta yaşlı adam.

'Karınız da herhalde iyi' diye sorar delikanlı.
'Evet, evet' der adam
'Karım benim için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman. 23 yıl önce
sevgili kızımızı beslemiştir memesiyle. Karımın sağlığı için Allah'a şükrediyorum.'

'Sanır ım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz?

'Hayır.... Kızımı bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik.
Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş memesinde fark ettiği kitleyi. Bu nedenle geç kaldık.'

Genç delikanlı, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle,
'Çok üzgünüm bayım. Özür dilerim' der...

Orta yaşlı adam 'Kızımın anısına öğünerek takıyorum Bu küçük pembe kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum. Şimdi evine git, karınla, kızınla, annenle konuş' deyip cebinden çıkardığı küçük pembe kurdele rozetini uzatırken, delikanlı öne eğilir ve takmama yardım edebilir misiniz?' diye mahçup mahçup sorar.


Bu öyküyü Türkiye Meme Vakfı'ndan Dr. Can Gürbüz gönderdi..


Öykünün altına bir de not düşmüş:

'Bir mumun, diğer mumu yakarak aydınlatmasıyla kaybedeceği hiçbir şey yoktur..'
Lütfen bu hikâyeyi yayarak diğer mumları da aydınlatın...


Tüm aydınlıklar kadınların olsun...'

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : SEVGİ HER KADININ HAKKIDIR...

14/10/2009 - ****FATMA****

ılkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt yapmak için adını sorduğumda:

-Fatma , dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla... Ve ekledi:
-Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum . Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle:

-Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da... O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi:

-Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olacam der de başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara
cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte .

-Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa... Siz hiç merak etmeyin kızınız önce Allah'a sonra bize emanet.

Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı.

-Hoca hanım bu eller, gözler hep günahlı asıl sizinkiler öpülmeye layık .

-Estağfirullah teyze , dedim. O ahirette belli olur.

Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığım Fatıma'nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. "Küçük nasıl kalacak bu kadar zaman buralarda"...
Zaman ilerledikçe Fatıma'nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez... Böyle devam ederken arada bir bana gelip sorular soruyordu. Bir gün:

-Hocam hafız olmak için Kur'an ı bitirmek mi lâzım diye sordu. Ben de:

-Tabiiki hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın . Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Birşeyler demek istiyordu sanki... Teşekkür etti ve döndü
arkasını gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kur'an ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum.

Talebelerden biri:
-Hocam , dedi. Fatma'nın annesi ona abdestli olmayanın hafızlara okunamayacağını söylemiş doğru mu diye sordu.Çok ilginçti doğrusu. Maşallah dedim. Osmanlı zamanında atalarımız Kur'an'a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi adeta kendilerini
ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. Görsünler dedim içimden, bu yaşta buralara gelmişler. Allah'ın kelamını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.

Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma'nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün dersini 2 kez
aksatınca sordum.

-Ne oldu yoksa anneni mi özledin

-Hayır , dedi.

-Neden moralin bozuk Sık sıkta hasta oluyorsun dedim.
-Yanlış anlamayın, inan ki annemi özleyipte gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah'ım'dan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahirette
hesabını sormaz mı

Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum.

Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanım:

-Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder dedi. şaşkınlıkla:

-Neden diye sordum. Bana:

-Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe "Kanser".

Adeta başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafıma Rabbimin Rahmet sıfatı tecelli etmiş, şefkat sarmıştı. Hastahaneden ayrılırken Fatma'ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek "-Hocam" dedi. Azrâil insanların canını
alırken nasıldır

Ağlamamak için zor tuttum kendimi:
-Güzel bir surettedir, mü'min kullara , dedim. Sevindi, sanki mırıldandı:

-Belki hafız olamam ama Elhamdülillah mü'minim diye. şimdi anlamıştım bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demekki hastalığını biliyordu. Hafız olmak için
Kur'an ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek:

-Bana kızmadınız değil mi Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız .

-Ne demek nasıl kızarım sana dedim. Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya. Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır
ınşaallah , dedim. Öyle sevindi ki sarıldı boynuma;

-Gerçekten ben şimdi hafız sayılır mıyım Anne bak duydun değil mi

Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatma'yı Erzurum'a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki
hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile
girdiğini yazıyordu. Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatmanın annesiydi karşımdaki ses.

Ağlamaklı bir sesle:
"-Hoca hanım Fatma'yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okurmusunuz" deyince bende dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:

-Size ölmeden önce şunu söylememi istedi , dedi.
Hıçkırarak:

-Anneciğim hocama söyle Azrâil söylediğinden de güzelmiş .

"Ey Rabbim senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına sımsıkı sarılan kulunu sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç "

__________________

Dilin La ilahe illallah desede
Bir degil bin yil tekrarlasada
Butun dunyada buna sahit olsada
Kabulmudur soyle, kalbe inmedikce
?

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : KULLUK ANCAK ALLAHA OLANDIR...

14/10/2009 - IRMAK GÖNÜLLÜ DOSTLARA-DOSTLUKLARA......

   Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.

Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.

Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......


Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtısıyla...
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama;
''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.


Yoksa zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama ''Çaya kaç şeker alırsın?''
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...


CAN YÜCEL

Gözler arasındaki ilişkiyi biliyor musun? Onlar birlikte göz kırparlar, birlikte ağlarlar, her şeyi birlikte görürler ve birlikte uyurlar. Buna rağmen asla birbirlerini görmezler. Arkadaşlık bunun gibi olmalı. Arkadaşsız hayat cehennem gibidir.
Senin en iyi arkadaşın kim? Bunu bütün iyi arkadaşlarına gönder. Eğer ben onlardan biriysem bana da gönder. Eğer üçten fazla gelirse sen gerçekten sevilen birisin...

Sevgilerimle

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler :

12/10/2009 - TEK SIĞINAK-TEK GİDİLECEK YER ALLAH-ALLAH-ALLAH!

Gencin birisi Kâbe'de hep, "Ey doğruların yardımcısı olan Allah'ım,ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah'ım, sana
hamdü sena ederim" diye dua eder. Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi, (Neden hep ayni duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der. Oda anlatır:

-7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altın dolu bir torba buldum.Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla,
şunları şunları yaparsın) diyordu. Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının mali, kullanmam haram olur dedim.
Bu sırada birisi, "söyle bir torba bulan var mi?" diye bağırıyordu. Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye
sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı.Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karsıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki,
-Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi
bir insansın, 30 bin altından aşağıya satma) dedi.O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar misin dediler. Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mi? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alin dedim. Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler.
Altınları verip, genci alıp gittiler. Ben o 30 bin altınla işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var.Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. Ben de "olur" dedim.
Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza, "bu nedir" dedim. "İçinde 970 altın var, babam Kâbe'de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş. Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi".
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş,vermese idim haram yoldan gelecekti, simdi helal yoldan yine bana geldi. Bana
yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim. Acı da olsa, doğruları söyleyiniz. ( hadis i şerif ) Takdirden ötesi yok... Nasipten ötesi yok...........

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : KULLUK SADECE RABBE OLANDIR.

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

KULLUK SADECE RABBE OLANDIR..(Ötesi Boşş..)

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

RABBE KUL (kulluk rabbe olur ancak) SEVGİ BAĞLAYICIDIR. ÇOK ZAMAN . GÖRMEK İÇİN BAKMAK YETMEZ İNANCIN GÖLGESİNDE dostumun dostu arkadaşımdır..dostum olmaya adaydır. ALLAH ALLAH ALLAHHHH SEVGİ HER KADININ HAKKIDIR...

Arkadaşlarım

subat75
Blogcu Yardım
adimsonbahar
rahmetdamlasi
furkannfm